Saraybosna Marlborosu- Milenko Yergoviç- Kutu

 

Bosna ile ilgili okuduğum metinler oldu. Özellikle Hakan Albayrak’ ın Bosna savaşı ile ilgili metinler geliyor aklıma hemen. Bosna isminin nereden geldiğini anlattığı bir yazısı ile savaştan önce sokak kabadayısı diyebileceğimiz tekin olmayan tiplerin savaş esnasında nasıl birer halk kahramanı olduklarını, dün şahsi menfaatleri ve kavgaları için kullandıkları kavga ve silah kullanma becerilerini bugün halkları için kullandıklarını isimler vererek anlattığı yazısını hatırlıyorum mesela. Bir de Aliya'nın ''Doğu ve Batı Arsasında İslam'' adlı eserini okuduktan sonra onun büyük bir mütefekkir olduğuna kanaat getirmiştim. Tarık Tufan,
Aliya için şöyle diyordu; ''mümin, mütefekkir, devlet adamı, komutan'' Evet, tam da Tarık Tufan'ın tarif ettiği gibiydi Aliya. Bir de Dino Merlin. Bosna'nın sesi olmuş, Bosna'nın derdini, tasasını ve sevincini dünyaya duyurmuş bir sanatçı. Benim gibi muhafazakar bir çevrede yetişen herkes için Bosna hemen hemen aynı şeyleri ifade eder. Osmanlı'dan emanet Müslüman bir halk ve bu halka sadece kimliklerinden dolayı yapılan bir soykırım,soykırım esnasında modern dünyanın sessizliği ve yıkılışIyla kalplerimizi de yerle bir eden Mostar... Müslümanca direnebilmeyi başarabilmiş bir halk ve savaş anında dahi düşmanlarına benzememeyi ilke edinmiş soylu bir komutan. Benim Bosna ile ilgili okuduklarım, bildiklerim hemen hemen bunlardan ibaretti.

Sonra Bosna savaşını bambaşka bir pencereden anlatan kitabı okudum. Hırvat yazar ve şair Milenko Yergoviç'in kaleminden Saraybosna Marlborosu. Yergoviç savaşı bir tarihçi gibi değil de günlük hayatın tüm ayrıntılarına dikkat eden bir sanatçı bakış açısıyla değerlendiriyor. Günlük hayatın basit ve küçük ayrıntılarından hareketle başladığı öyküleri savaşın gerçekliği ve acımasızlığı ile harmanlayarak sunuyor okuyucunun gözünde. Savaş denen korkunçluğun günlük hayatı nasıl anlamsızlaştırdığını, nasıl her şeyi, düzeni darmadağın ettiğini şairane bir üslup ve felsefi yorumlarla bezeyerek anlatıyor. Savaş başlamadan önce birbirleri ilke aynı sokağı paylaşan, aynı barda oturup kalka, etnik dini farklılıklarına rağmen kız alıp kız veren insanların savaş ile birlikte nasıl düşman olduklarını ve düşmanlıklarını nasıl meşrulaştırdıklarını okurken savaşın sadece cephede askerler ile yapılmadığını sokaklara kadar uzanan bir iç savaşın insanları nasıl etkilediğine de şahit oluyoruz. Halbuki aynı sokağı paylaşan insanların düşman olmaları için sebep yok çoğu zaman. Ama halkları birbirine düşman eden devletlerin politikaların. Yazar öykülerde örtülü olarak verdiği bu mesajı kitabın sonlarına doğru apaçık şöyle ifade ediyor.

 

 ''Bosnalılar uzun yıllardır nefret besliyorlardı, ısrar ve büyük bir tutkuyla, ancak tamamen düzensiz bir nefretti. Birilerinin toplar, tanklar ve uçaklarla gelip bu nefreti düzene sokması gerekiyordu.''

 

Savaş şartlarına hemen alışan insanlar olduğu gibi savaşa rağmen komşuluk, arkadaşlık hukukunu korumaya gayret eden insanlar da oluyor muhakkak. Yergoviç bunları da atlamıyor .Ölüm ile yaşamı ayıran ince çizgide dengeyi kaybetmeden yürümek zorunda olan insanların hikayesi. Bir savaş cephede silah, top, tüfek ile gerçekleşir. Savaş kararını devlet verir savaşın aktörü ise ordu ve askerdir .Peki bir halk savaştan nasıl etkilenir. Cephe gerisinde neler yaşanır. Hele de bu savaş cephe gerisine ulaşmış ,mahallelere kadar sirayet etmiş, savaştan önce komşu,  akraba olan aynı toprağı paylaşan ama farklı din ve etnisitelere mensup olan  halkları düşman etmişse. Hırvat bir yazar olan Yergoviç kitabında kendi halkının da dahil olduğu bir savaşı anlatırken en çok bu sorulara cevap arıyor. Savaşın tüm yıkıcılığına ve öldürücülüğüne rağmen evlerinin bahçesine ektikleri marul ve havuç tohumlarının yeşermesi ile hayata tutunan insanlar da savaş psikolojisine dair önemli ayrıntılar sunuyor okuyucuya. Hakan Albayrak' ın yazılarında gördüğüm bir mesele biraz farklılıkla burada da gözüme çarpıyor. Bir iç savaş köyünde kasabasında sakince yaşayan temiz insanları bir anda istenmeyen bir hain haline getirebiliyorken, bırakın aynı mahalleyi paylaştığın farklı etnik grupları kendi soydaşları tarafından dahi sevilmeyen pis, kötü insanları da mahallenin komutanı herkesin biat etmesi gereken bir lider haline getirebiliyor. Yergoviç bu tiplere de yer vermiş hikayelerinde. Savaş çoğunlukla iyiliğin görünmesine imkan vermezken, çirkinliğin ve zorbalığın itibar gördüğü bir hal.

 

Kitabın anlatmak istediklerini ben böyle ifade ettim. Kitabın anlattıkları ile ilgili ama yazardan bağımsız olarak dünyanın gözleri önünde soykırıma maruz bırakılan Bosna halkına ve ''düşmanlarımıza bir tek borcumuz var o da adalettir'' diyen Aliya' ya değinmeden yazıyı bitirmek istemem. Çünkü Aliya savaşa ve her şeye rağmen adil olmaya çalışmış ve halkına da bunu vasiyet etmiş bir lider olarak 21.yüzyıla mesaj vermeye devam edecek.

 

Kitabı okurken aklıma Cengiz Aytmatov'un Toprak Ana'sı da geldi haliyle. Aytmatov da orada savaşın zor şartlarından, insanların hayatını basıl değiştirdiğinden bahsediyordu. Ve de Hasan İzzetin Dinamo'nun Savaş ve Açlar romanını burada hatırlamakta fayda var. Milli mücadele yıllarının Karadeniz’inin yokluk ve çaresizliğini tüm gerçekliği ile anlatır. Biri Orta Asya’dan, biri Anadolu'dan biri Balkanlardan savaş gerçekliğini anlatan üç kitabı bir arada okumak kıymetli olabilir diye düşünüyorum.

 

 

Yorumlar