‘’Whastapp mesajlarında 41 Yasin dağılımı yapılmaya henüz başlanmamış
çağlardı.’’ diyor Sinan Terzi kitabında. Şair Belya Düz ‘’sonra uyandık ve
kredi kartı ile kurban kestik.’’ derken ne demek istiyorsa Sinan Terzi de onu
söylüyor aslında. Modernitenin geleneği yok edemediği ama kendi içerisine
hapsedip bir şekilde yaşamasına imkan verdiği ilginç zamanlardan geçiyoruz. Ve
bu ilginçlik geleneği, Anadolu’yu önemseyen her kalem erbabının dikkatini çekiyor haliyle. Sinan
Terzi ‘’Derdimize Çare Bir Çiçek’’adını
verdiği kitabıyla gelenek modernite arasındaki yerini ifade ediyor ve geleneğe
belki de geleneğin en kıymetli taşıyıcılarından biri ile bir türkü ile selam
ederek başlıyor söze.
Hikaye kitabının birinci bölümü olan Fisebilillah birbirinden bağımsız
hikayelerden oluşuyor. Bu bölümü okurken hikaye denince ilk aklıma gelen ve beni
hikaye okumaya başlatan yazarı hatırlıyorum sık sık ; Mustafa Kutlu’yu. Yalnız
bir fark var. Mustafa Kutlu hikayelerindeki masum ve utangaç sevdaları, çeşme
başında mendil ile yapılan haberleşmelerin yerini burada sıtarbakıslarda
buluşma ve whatsapp yoluyla haberleşme şeklinde devam eden günübirlik
eğlenceler alıyor. Yazar bu günübirlik eğlenceleri anlatırken bunları
olumlamıyor, ustalıkla eski aşkların kıymetini ve güzelliğini hatırlatıyor
okuyucuya. Geleneğe hürmet eden her yazar gibi Sinan Terzi de kentsel dönüşüme
değinmeden geçemiyor. Kentsel dönüşüme, dikey kentleşmeye, birbirini tanımayan
aynı mahalle sakinlerine rağmen mahallesini korumaya gayret eden bir muhtar,
başkahraman olarak çıkıyor hikayelerden birinde karşımıza. Kentsel dönüşüm ile
kaybolan, yaşam şartları zorla değiştirilen çingeneler ve hurdacılar da yer
buluyor kendine, bira satan ama Cuma saati dükkanı kilitleyip namaza giden
totocu esnaflarda. Yazar kâh bir polis, kâh bir handa terzi, kâh bir alışveriş
merkezinde reyon sorumlusu olarak karışımıza çıkıyor ve hayatın tam içinden
yazıyor hikayeler. Bir işhanında terzi olunca bir handa işler nasıl yürür, esnaflar
arasında ilişkiler nasıldır ,pazarlık nasıl yapılır hepsini anlatıyor. Diğer bir
hikayede alışveriş merkezinde reyon sorumlusu oluyor, iş hanlarının aksine
alışveriş merkezlerinde ‘’cironun kadere doğrudan tesir eden’’ bir şey olduğunu
söylüyor okura. Böylelikle yazının başında belirttiğimiz gelenek modernite
karşılaştırması tekrar edilmiş oluyor. Tokat Taşhan’da gezerken bir dükkanda
Albayrak ile Gökbayrak’ın aynı anda asılı olduğunu görmüştüm, aynı anda hanın
içine dolan güvercinlerin kanat sesleri geliyordu. Alışveriş merkezlerinde ise
böyle olmaz; çok uluslu markaların işgal ettiği o merkezlere bayraklar ancak ve
zorunluluk gereği resmi bayramlarda asılırken Gökbayrak hiçbir zaman yer
bulamaz kendine oralarda, tıpkı güvercinlerin yer bulamadığı gibi. Çünkü oralar
‘’bizim’’ değildir. Terzi’nin hikayelerini okurken bir Türk dili işçisi olmanın
verdiği tüm hassasiyetleri taşıyan bir yazar da görüyoruz.Yazar modernite ile
dilimize giren yabancı kelimeleri yok saymadan hikayelerin içinde kullansa bile
bu kelimeleri tırnak içine alarak okura
bunların eğreti olduğunu hissettiriyor. Bununla birlikte az duyulmuş deyim ve
atasözlerini de yerleştiriyor hikayelerine. Yazarın ‘’eskilerin tafra satmak
dediğine şimdikiler trip atmak diyor galiba ‘’ ifadesi dil konusundaki hassasiyet
ve tutumunu gösteriyor. Bu bağlamda eserin özellikle ortaokul ve lise
öğrencileri tarafından da okunmasının öğrencilere hem içinde bulundukları
zamanı hem de yabancısı oldukları eski zamanları kıyaslamaları açısından iyi
bir imkan sunacağı kanaatindeyim. Teknolojinin hayatımıza kattığı her şeyi
Terzi’nin hikayelerinde görmek mümkün. Yazar insatgram, whatsapp gibi
uygulamaları normalleştirmeden yerleştiriyor hikayelerine. Bu uygulamaları da
yazarken tırnak içine alıyor ve geleneksel yaşantı içerisinde de tırnak içinde
kalması gerektiğini hatırlatıyor. İlk kez Mustafa Kutlu’nun bir hikayesinde
görmüştüm bu tavrı. ‘’Kanka’’ kelimesini bir Kutlu hikayesinde görünce şaşırmış
ve yadırgamıştım. Demek ki yok saymak mümkün değil yeni kelimeleri ve
alışkanlıkları. Bunun yanında yazar , ‘’burulmak, tekne
kazıntısı, ibrik, leğen, peşkir, Deli Dumrul, Korkut Ata’’gibi yöresel kelimeleri ve
Türk edebiyatına ait bazı sembolleri de ustalıkla yerleştirmiş hikayelere. Eski
aşıklar ile yeni sevgilileri karşılaştırdığı bir hikayede ise divan
edebiyatından bir beyit ve sık kullanılan bir mazmuna da yer veriyor. Özellikle
genç okuyucular için kıymetli buluyorum bu değinmeleri. Bu bölümün son hikayesi
olan Ölüm’de ise kampüslerin Hilal bakışlı çocuklarının destanlarından bir
parça sunuyor yazar, ülkenin ateş çemberinden geçtiği yıllarda memleket adına
her şeylerini ortaya koyan mahzun çocukların soylu mücadelesine bir selam
gönderiyor.
Kitabın ikinci bölümü ‘’Topal’ın Nuvellası’’ başlığıyla çıkıyor
okuyucunun karşısına. Bu bölümde birbirinin devam olan on bir hikaye mevcut. Bu
on bir hikaye, terörle mücadelede bir bacağını kaybederek gazi olan ve bundan
sonra ekonomik zorluklarla baş başa kalınca köyünden şehre göçüp bir apartmanın
kapıcı dairesinde hayata tutunmaya çalışan
altı kazıklı bir uzman çavus olan Hasan’ın etrafında şekilleniyor. Uzman
Çavuş deyince burada durmak ve bir parantez açmak gerektiğini düşünüyorum. Şöyle
ki terörle mücadelenin bel kemiğini oluşturur uzman çavuşlar. Büyük kayıplar
verdiğimiz saldırılarda da zaferlerde de en çok onların adını
duyarız. Anadolu’nun beka mücadelesini -ki bu beka mücadelesi bin yıldır devam
etmektedir- dün Ezineli Yahya Çavuşlar sırtlamıştır bugün de Amasyalı uzman
çavuşlar. Süleyman Çobanoğlu ‘’Amasyalı Uzman Çavuşun Semiz Eşkıyaya Şöyle Bir
Baktığıdır’’ adlı destansı şiirinde uzman çavuşluğun ne olduğunu, niçin kıymetli
olduğunu anlatır. Söz söylemenin zor olduğu zamanda yazılan bu şiir şairin ‘’sözüm
hakikat olsun odun gibi olsun tek’’ mısrasına verdiği bir karşılık olarak şahsi
edebiyat tarihimdeki yerini almıştır. Sakarya Fırat dizisi ile terörle
mücadeleyi gündemine alan şair Süleyman Çobanoğlu edebiyatımızın bu konudaki
vurdumduymazlığını ‘’Kırk yıl kan aktı, tek şair ses etmedi.’’mısrasıyla
özetlemiş ve ‘’Sıvasız evlerin kahraman çocukları şiir olmalı, türkü olmalı, ağıt
olmalı, öykü olmalı, film olmalı, destan olmalı. Bu borç hepimizin.’’ cümleleriyle
vicdan sahibi her yazarın hanesine bir borç yüklemiştir. Sinan Terzi kitabının
bu bölümünde vatana ve memlekete olan borcunu bir hikaye ile ödemiştir. Aydın’ın
fakir bir köyünde doğmuştur Hasan. Hikaye özetle Gazi Uzman Çavuş Hasan’ı
anlatsa da hikayenin her bölümünde farklı konulara değinmiş yazar. Mesela ‘’Topalı’ın
Evveli’’ başlıklı hikaye Uzman Çavuş Hasan’ın babasının dilinden
anlatılmaktadır. Hikaye Anadolu’nun Karakoç ve Bakiler şiirlerinde vücut bulan
fakirliğini, masumluğunu betimliyor, Anadolu’da
düğün dernek nasıl olur, kız nasıl kaçırılır, evlat nasıl yetişir, ananın
ailedeki rolü nedir, Bir Anadolu insanı mal mülk ile nasıl ilişki kurar gibi
soruların cevaplarını da buluyor okuyucu. Hikayeyi okurken aklımıza kâh bir
Neşet Ertaş türküsü, kâh bir Karakoç şiiri geliyor. Yazar Anadolu’ya ve geleneğe
olan vukufiyetini hissettiriyor böylelikle. Ve Anadolu’da yaşanan sevdaların
yarımlığı çıkıyor bir kez daha karşımıza. Ya memleket çağırdığında gidiyor
delikanlılar ya gurbet çağırdığında. Memleket; evladı, helali hür yaşasın diye,
gurbet; karınları tok sırtları pek olsun, namerde muhtaç olmasınlar
diye. Hikayenin Topal’ın Seheri başlıklı bölümü ise Gazi Uzman Çavuş Hasan’ın
eşi Seher’in dilinden anlatılıyor. Seher dört çocuğunun dördünü de Hasan
cephedeyken doğurduğunu, Hasan gazi olup çalışamaz olunca evin tüm sorumluluğunun
kendisine kaldığını anlatırken terörle mücadelenin perde arkasında ne büyük
zorluklar yaşandığını da görmüş oluyoruz. Benzer hadiselerle askeri lojmanlarda
nizamiye nöbeti tutarak tamamladığım askerlik vazifesinde karşılaşmıştım ilk
defa. Lojman nizamiyesinden geçerek evlerine ulaşan çocuklarla sohbet etme
imkanım olurdu. Ve babaları altı yedi ay süre ile Irak’a, Suriye’ye giden evde
anneleriyle kalan, bayramları babasız geçiren, görev süresi doldu, haftaya gelecek
diye sevinirken görev süresinin uzadığı haberi ile üzülen çocuklar
görmüştüm. Sinan Terzi’nin hikayesinin verdiği imkan ile buradan
adlarını, yörelerini bilmediğimiz kahramanlara selamlarımı ve şükranlarımı
ileterek bitireyim paragrafı.
Son paragraf niyetine şunları söyleyebilirim. Sinan Terzi bir fikir
işçisi, bir kültür adamı şuuruyla, sosyolojik dönüşümden, mimariye, dilden, musikiye
kadar her konuyu işliyor özellikle ilk bölümdeki hikayelerinde. Hikayenin
verdiği o tadı bir önceki cümlede belirttiğim konulardaki tespitleri ile
zenginleştiriyor. İkinci bölüm olan Topal’ın Nuvellası’nda ise haberlerde
üç beş dakika ile geçiştirilen
kahramanların hayatına eğiliyor, ve memlekete dair vefa gösteriyor diyebiliriz. Uzman
Çavuşluk bahsinde Süleyman Çobanoğlu’nun şiirini anmıştım Mustafa Çiftçi’nin
adını anmazsam haksızlık etmiş olurum. Mustafa Çiftçi de Bozkırda Altmışaltı
adlı hikaye kitabında uzman çavuşluk bahsine değinmiştir. Anadolu’dan beslenen
hikaye kitaplarında şükür ki uzman çavuşların bahsine rastlıyoruz artık. Hayatın
tam içerisinden yazıyor demiştim ya Sinan Terzi için. Kitabın üçüncü bölümü olan
‘’Pösteki Saydıran Öyküler’’ de atanamamış öğretmenlerden, artık mahallelinin
ilişkilerine yön veren sosyal medya araçlarından bahsediyor yazar. Kısa bir
hikayede hem ortanca kelimesini hem
ahmakıslatan’ı kullanabilmek bununla da yetinmeyip balkonlarında ortanca
yetişen ahşap evlerin yerine dikilen apartmanlardan bahsedebilmek yazarın dili
kullanma konusundaki becerisini ve kültür hassasiyetini gösteriyor.
Yorumlar
Yorum Gönder