Cinsiyet hanesine erkek kaydı düşülmüşlerin ‘’er kişiden’’
sayılmaları için vatani görevlerini eda etmelerinin kati bir kaide olduğu
matematiğe göre yakın ama alafrangalaşmış zihinlerimize göre uzak zamanlardan
bildiriyor Berat Demirci. 126 sayfalık
kitabın 10 sayfasını bu askerlik hususuna ayırıyor yazar. Er mektuplarından,
’’en büyük asker bizim asker’’ koçaklığıyla günlerce süren asker uğurlama
şenliklerinden,tek pırpırlı onbaşılar ile ‘’çavuşluğunu’’ tezkere sonrasında
bile sosyal bir mertebe olarak muhafaza eden Anadolu delikanlılardan
bahsediyor. ‘’Bu askerlik edebiyatı da sıktı be kardeşim,askerlik mi kaldı bu
devirde’’ cümlelerini duyar gibiyim. Evet,dünya değişmiştir ve memleketimiz de
bu değişime ayak uydurmaya gayret etmektedir. Evet,ordu profesyoneldir. Dört yıl üniversite okumuş gençlerimizin
meşguliyetleri altı aylarını asker ocağında tüketemeyecek kadar çoktur. Ama
gönül ister ki her vatan evladı tek pırpırın onbaşı, tek yıldızın teğmen
olduğunu ayırt edecek kadar asker ocağı görsün. Devlet bu vazifeyi çağın
şartlarına uygun olarak güncellesin
gençler de o mübarek ocağa ateş almaya olsun bir uğrasınlar. Ama
bankalar ile atm’ler ile olacak iş değil, böylesi bize göre değil.
‘’Görünen o ki, çokseslilik parolası ile çıkılan yol
üstünde,ne kadar ses sahibi varsa susturulacaktır’’ cümlesi ile moderniteyi
eleştiren yazar kendi efkarınca yazdığı metinlerle içinde doğup büyüdüğü kültür
ve medeniyet adına susmayan bir ses olma iddiasını ortaya koyuyor.Doğup
büyüdüğü şehir, onun ‘’hızlı takip etmeyi, biteviye koşturmayı gerekli kılan’’ bu yeni dünyanın
bir parçası olmasına izin vermeyecek kadar güçlü ve kadim. Malların kıtlığını
temel alan iktisadi nazariyelerin,yırtıcıların tabiatından ilham almış
olabileceğini ifade eden yazar bu it dalaşının bir parçası olmayı reddediyor.
İt dalaşı demişken kitapta ‘’İtler Alemine Bir Temâşâ’’ başlıklı on beş
sayfalık bir bölüm var. Artık
anlaşılacağı üzere yazar Berat Demirci Sivaslı. Sivas bahsi olur da Kangal’dan
söz etmemek olur mu ? ‘’İtlerin en
zekalısı, Kangal… Adı bile okkalı.Pençesi şir, beli kurt,duruşu vakur’’
sözleriyel başlıyor Kangal’ı anlatmaya yazar. Burada beni gülümseten,basit
görünen bir deneme içerisinde Acem ile Türkmen’in şahsiyetleri,olaylara
bakışları arasındaki farkı ustaca ortaya koyan şu paragrafı da dikkatinize
sunmak isterim.
‘’Böyle bir asalet acemde olsaydı
mübalağayı asıl o vakit görürdünüz,kelplerin şâhı Kıtmir’in şeceresini
çıkarır,dalıyla budağıyla Kangal’a bağlarlardı. Türkmen mübalağasından
n’olacak; dağı eritir, sıcağında ellerini ısıtır,aslında gözüyle de ısınır ama
maksat boşa geçmesin’’ (s.53)
Denemelerde şu husus da dikkatimi çekiyor. Deneme dediğimiz
metin genel olarak yazarın herhangi bir
konu hakkındaki düşüncelerini serbest bir şekilde ifade etmesidir şeklinde
bilinir. Berat Demirci de metinlerinde, günlük hayatta karşılaştığımız askerlik
vazifesi,kangal köpekleri gibi basit konuların arasında dünyaya,moderniteye
yönelik sert ve anlamlı itirazlar yükseltiyor. Modern dünyanın çokseslilik
vaatlerine, dünyanın yarısını aç bırakan iktisat teorilerine kısık ama sert bir
tonda karşı çıkıyor. Sadece dünyayı eleştirmiyor elbette yazar dünya hızla
değişirken memleketin de bu çark-ı devrana ayak uydurmasından şikayetçi
elbette. Köyündeki tavuk yetiştiriciliği ile modern makine cücüklerini
kıyasladığı ‘’Makine Cücükleri’’ adlı metinde eğitim sistemimizin de makine
cücüklerine benzeyen çocuklar yetiştiriyor oluşundan şikayet ediyor mesela.’’
Tek umut ve çıkış kapısı gibi görünen okullarımız; ‘’maruf’’u toprağın ve
insanın damarına zerk eden bir maarif kapısı olmak şöyle kalsın,mekanik bir
terbiye anlayışının tatbikat sahası gibi düzenlenmiş ve şizofrenik birkaç
neslin yetişmesinde üstün bir rol oynamıştır ‘’ cümleleri yazara ait.
Denemeleri okurken Sivaslılık kimliğini her haliyle üzerinde taşıyan bir
yazarın metinleri ile karşı karşıya olduğunuz hissediyorsunuz. Anadolu ve
çevresine nizam veren Selçuklular ile dünyanın en güçlü devletlerinden birini
kurmuş olan Osmanlıların en önemli kentlerinden biri Sivas. Yazar bu
toprakların verdiği özgüven ile modern dünyaya itiraz ediyor. ‘’Kara Türk
olmak,böyle bir şey olsa gerek’’ cümlesi de yazara ait. Kara Türk herhalde
beyaz olmayan Türk demektir. Alnı aktır fakat bozkırın ayazı karartmıştır
yüzünü. Yazar metinlerinde dünya görüşünü,dünyaya ve olaylara nereden baktığını
açıkça ortaya koyarken Türk kimliğini de açıkça ifade eder. İğde Mevsimi
başlıklı metinde iğdenin ana yurdunun neresi olduğunu şu cümlelerle ifade
etmiştir. ‘’Bir de hazretin anayurdunun Orta Asya olduğu söylenir,bizim için de
öyle derler’’ Bu itibarla yazarın bir
Türkiye edebiyatçısı değil Türk edebiyatçısı olduğunu söylemek yerinde
olacaktır. Türk ,Türkiye,Türkçe edebiyat tartışmalarının çok berisindedir. Konyalı
Mevlana Hazretlerinin pergel metaforu herkesin malumudur. Berat Demirci
hakkında ise şunu söylemek mümkün. Kelimelerini ok etmiş yazar, yayı Sivas’tan
germiştir ve kelimeleri ile çark-ı devranı ve müsebbiblerini hedef almaktadır.
Yayını Sivas’tan germiştir dedim çünkü yüz yirmi altı sayfalık kitabın yaklaşık
elli sayfası bir şekilde Sivas’tan bahsetmektedir. Sivas’ın kangalı,Sivas’ta
kurulan mal meydanları,şehrin atölye borusu ve istasyonu şehirleri ile ilgili
denemelerin başlıkları. Burada tekrar ifade etmeliyim ki Sivas özelinde
başlayan bu metinler giderek ülkemizi ve hatta modern dünyayı irdeleyen bir hal
alıyor. Seyyar çay ocakları,canbazları,meyancıları ile eski Sivas’ın mal
meydanlarından yazıya başlayan yazarın sona doğru lafı mal meydanlarının artık
kurulmadığına,köylerin boşaldığına ve profesyonel besiciliğin revaçta olduğuna
getiriyor. Bu yazıyı okurken bizim küçük ilçemizde kurulan ‘’mal bazarını’’
hatırladım. Her cumartesi günü daha gün ışımadan kurulur pazar. Sıkı pazarlıklar olur. Belediye sağolsun
yakın zamanda mal bazarının kurulduğu yere bir çekidüzen verdi. Zemine parke
taşı koydu. Daha önemlisi mal bazarının girişine ışıklı bir tabela yaptırdı ve
üzerine ‘’ Canlı Hayvan Pazarı ve Sosyal Tesileri’’ yazdırdı. Sosyal tesis
dediği de tecirlerin çay içip dinlendikleri küçük beton yapının adı imiş. Büyük
şehirlerde hayvan borsası diyorlar buna.
Mal meydanı ile hayvan borsası arasında derin bir uçurum var elbette.
Sivas ile ilgili hemen her metnin böyle geniş bir arka planı var elbette. Bu
bahsi de yazarın cümlesi ile bitireyim. ‘’İğde dikeni battı sanki canıma,ben bu
şehri çok sevmiştim,çok.’’
Kitaba ismini veren ‘’Turna ve Gayda’’ isimli denemeden
bahsetmeden yazıyı nihayete erdirmek olmaz.
Turna bizim turna. Kısa bir araştırma ile turna hakkında kırk beş elli
civarında türkü yakılmış olduğunu gördüm. Hakkında bu kadar türkü yakılan bir
kuş elbette edebiyatçıların da dikkatini çekiyor. Berat Demirci hocanın
denemesi dışında Süleyman Çobanoğlu’nun
Kavgacı Turna başlıklı denemesini severim ben mesela. Turna’yı bildik.
Gayda ise bizim tuluma benzeyen bir nefesli çalgı. Bulgaristan,Makedonya bölgelerinde
de çalınmakla beraber özellikle
İskoçya,İrlanda bölgelerinin milli çalgısı olarak kabul edilir. Berat Hoca bu
denemesinde Holivut’u tartışıyor,İskoç -İngiliz savaşındaki tarafını beyan
ediyor. Peki ama konunun bizim turnalar ile ilgisi nedir sorusunun cevabını
veriyor.
Derli toplu ifade etmeye gayret ettim. Kitapta iğde
mevsiminde,Sivas’taki saat kulesinden,yeni gelinlerin çeyiz sandıkların,dersli
adamların teferrüçlerinden bahsediyor. Artık iğdelerin ne vakit çiçek açtığını
unuttuk,gelinler çeyiz sandığı niyetine asla kullanamayacakları kadar çok eşya
ile geliyorlar yeni evlerine. Dersli adamlar çekilmiş gitmiş hayatımızdan.
Teferrüc eyleyemiyoruz artık hafta sonu trekkingleri var yeni dünyamızda. Bu
sebeple yazarın tercih ettiği mütevazı konular hayat akıp giderken dikkatimizi
çekmeyen şeyler. Halbuki şöyle diyor
yazar ; ‘’Mütevazı dediğimiz her şey,devasa bir haber çünkü alemden’’ ‘’insan hangi dünyaya kulak kesilmişse
ötekine sağır ‘’ diyen İsmet Özel’e dikkatimizi verelim ve Berat Hocanın kitabı
ile sağır olduğumuz dünyaya bir kulak verelim. Devasa haberler alacağımıza
eminim.

Yorumlar
Yorum Gönder